13 Ağustos 2012 Pazartesi

Nerde Kalmıştık...

Sevgili Mutfağım,

Tezgahından en son 27 Mart'ta geçmişim tencerelerimle, tavalarımla, seslerimle ve sözlerimle.
O zamandan bu zamana mutfağa girmeyince nasıl darmadağınık, nasıl kir pas içinde kalmışssın.
Ama hiç üzülme, Hayat Mutfağa geri döndü :D Bol bol deniz börülcesi, deniz kokusu, taze domatesler, çilekler, vişneler, kızılcıklarla, daha neler neler var bir bilsen. 
İçimdeki her bir taşı, hücrelerimdeki yükleri, beni zehirleyen her şeyi birer çakıltaşı şeklinde denize attım ben, gönül bahçemi sevgiyle teker teker temizledim, rengahenk balonlara iliştirip gökyüzüne yolladım, temizlemeye de devam şimdi senin kepçeni, kaşığını, tencereni, renkli bardaklarını, çiçeklerini, vazolarını, tavalarını her şeylerini teker elden geçirip pırıl pırıl yapıp tariflerle karışma zamanı, tariflerle yoğrulma zamanı...
Sanki sen bana tostoparlak koşarak gelen gülümseyen bir çocuk gibisin ve ben kocaman kucağımı açmış ne çok sıkarak seni sevgiden boğarak ne de her an gidecekmişim gibi yeknesak olmaktan çok uzak sımsıcak sarıp sarmalıyorum seni tüm sevgimle...
Şimdi nefes alma zamanı Mutfağım, derin derin...

Görüşmek üzere,
kucaklayan sevgilerimle,
Hayat 

http://www.youtube.com/watch?v=_MvbCeQSnmI

27 Mart 2012 Salı

Suzişko'nun Enginar Dolması


Gece gece bu ne enginarı, ne enginar dolması tarifi demeyin, insanın aklına düşürmeye görsünler, yorgunluğuna argınlığına bakmadan giriveriyor mutfağa, İzmirli Suzişko'nun yattığı yerden şen kahkahaları insanın kulağını çınlatırcasına gelirken,tencereyi koyuveriyor ocağa, biraz Mediha Şen Sancakoğlu, Biraz Güzide Kasacı, biraz Bedia Akartürk fonda yankılanırken 4 tane iri çanak yapraklı enginar yıkanmak için atıyorlar kendilerini suyun altına. 
  
Suzişkonun sesi geliyor tarazlı tarazlı derinlerden, "Bak kızım evladım, bu enginar var ya enginar hayata benzer, hayatın ta kendisidir derdi ananem, nur içinde yatsın, inanmazdım bildin mi?" diyerek yüzüme bakıyor masanın köşesinden doğru, çakır gözleri içime işliyor ne demek istediğini anlamaya çalışmanın çaresizliğiyle. 

"Nasıl yani Suziş?" diyorum enginarın en dış yapraklarını teker teker ayıklayıp, ziyan gitmesinler diye içlerini dudaklarımla dişlerim arasında sıkıştırıp çıkartıyorum kekremsi tadı alıyorum. 

Enginarları teker teker elimden alan Suziş, " Bak şimdi," diyor, "Hayatın kendisi gibidir her bir enginar, ya içindesindir, tam merkezinde, ya da kıyısında en dış kabuğunda; en dış kabuğun da elbet tadı vardır, onu da ziyan olmasın diye kıyamayıp tadanlar olur elbet, ama asıl tadı özü tam ortasındadır," diyerek yaprakların tepelerinden azıcık alıveriyor sivriliklerini. "Hayatta herkesin sivri yanları vardır, ama azıcık özüne zarar vermeden herkes budanır bu hayatta usulca; bak baharda ağaçlara, her bahar özlerine zarar vermeden budanırlar ki yeniden yeni yeni filizler versinler, sivrilikleri faydasız yanları gitsin diye," dedikten sonra enginarın başına hafifi hafif vuruyor, yapraklarını biraz esnetiyor, sonra gülümseyerek benim de başıma yavaşça aynısını yapıyor, kıkırdıyoruz birlikte. 

Bir kaşıkla büyük bir özenle göbek kısmındaki tüyleri de aldıktan sonra saplarını biraz dibinden bırakarak alıyor, "Hayat, geldiğin kökü her zaman özünde saklar bırakır, enginarın sapı, senin göbek deliğin, hep aslında sana geldiğin yeri hatırlatır," diyerek beni gıdıklayıveriyor, Güzide Kasacının şarkısına bizim kahkahalarımız karışıyor.    

Enginarları limonla ovmaya başlıyor,"Enginarları bir güzel acıyla ovacaksın ki rengi dönmesin özü kararmasın kızım evladım, hayat da bu limon gibi insanı ovar her yaşadığı gün acısıyla ve tatlısıyla, ki rengi dönmesin özü kararmasın," derken gözüne bir damla limon damlatıveriyor, " Eh limon göze parlaklık verir a kızım!" dediğinde benim göz bebeklerim dehşetle büyüyor. Derken Suziş onları limon sıkılmış bir tencerenin kucağına bırakırken ben de 1 su bardağı pirincin taşını ayıklamayı bitiriyorum.  

"Bak evlatcım, taze soğanları ince ince kıyacaksın, yanına mis kokulu dere otlarını alıverecekin bol bol; dereotu derede bulunan bir ottur diyenin sözüne bakmayacaksın, dereotu suyun kenarlarının medeniyetlerin kurulduğu yerlerin bilgisine görgüsüne sahiptir diyerek hürmet edeceksin, konuşa konuşa ince ince pirince katacaksın soğan ile birlikte, derken biraz hayatın tuzundan ekleyip, sarınıp sarmalanacaksın yoğrulacaksın hayatın özüne tat tuz olmak üzere" dedi ve tutturdu bir Müzeyyen Senar şarkısı;

"Ne olursun güzelim sevsen beni
Yar deyip de sinene sarsan beni
Bir gün öldüreceksin en sonunda sen beni
Dalgalandım da duruldum
Koştum ardından yoruldum
Binlerce güzel sevdim de
En son sana vuruldum
Yaktın yıktın kül ettin, erittin beni 
Mecnuna döndürdün, mahvettin beni 

Aşık gibi sevmezsen, kardeş gibi sev beni"


diye diye doldurdu bir güzel yoğurduğu hayatın özünü enginarların göbeğine, yerleştirdi her birini edepsiz düdüklü tencerenin dibine, yarım limonun suyunu, 1 çay bardağı zeytinyağı ile 1 su bardağı suyu da karıştırıp gezdiriverdi üstünde, kapadı kapağını, başbaşa bıraktı düdüklü ile enginarları 10 dakika boyunca, oturdu masada yanıbaşıma " Bak bizim kız, enginar hayat gibidir dolması da hayatın özü gibi, ustalıkla içini doldurmana bakar; içini ne kadar harcından kaçmayıp doldurursan o kadar lezzetli olur, altını ne kadar az açarsan o kadar demlenir, hayatın acısından, harından güründen tatlanadurmak lazım, hayatının malzemesinden kaçmamak lazım, bol tutuver elini, bol tutuver gönlünü, accık gül yüzünden katıver enginarın içine, biraz da işvenden, nazından, hayran kalsın yiyen ağzına yayılan her bir lezzetinden, hayatın özünden "dedi doğruluverdi Suziş, yavaşça açtı düdüklünün kapağını, beyaz anneanneden kalma gülümseyen bir yüze benzeyen tabağın gönlüne yerleştiriverdi enginar dolmalarını, etrafını dereotları ile bezedi, "Hayatta insanın etrafını da güzelliklerle bezemek lazım, yüzüne gülen olursa bezemenden o da dolmanın üstünden usulca gezdirdiğin bir çay kaşığı zeytinyağına benzer, he mi güzel kızım ?" dedi ve biz genç kız kıkırdamaları ile,

" Şarkılar seni söyler
 Dillerde nağme adın
 Aşk gibi, sevda gibi
 Huysuz ve tatlı kadın
 En güzel günlerini
 Demek bensiz yaşadın"

şarkısını söyleye söyleye Kabak Çiçeği Dolması ve Hayat'ın Kaçamakları sohbetine dalıverdik...

Kabak Çiçeği Dolması mı o da başka bir mutfak gecesinden gündoğumuna olsun artık...
Yattığın yer ışık olsun Suzişkom...Huysuz ve tatlı kadınım...



19 Mart 2012 Pazartesi

Yumurtalı Papara...


Günaydınnn,

Bu sabah mutfağın hala tadilatı bitmediği için size hızlı hızlı bir sabah kahvaltısı tarifi vererek başlayacağım güne.
Öncelikle çayın suyunu koyun bir güzel kaynayadursun mis mis. 
Sonra, "gıtgıt gıdak yumurtam sıcak, inanmazsan gel de bak!" diyen kümesin sabırsız tavuklarına doğru hızla seyirterek folluktan yumurtaları, horoza rağmen, alın. 
Mutfağın tüm karmaşasının içinde dünden sağ kalan ekmekleri günışığına çıkartın. 
Bir tabağın içine, her birinden teker teker özür dileyerek "Seni kırmak istemedim ama lazımsın büyümeme:D" dediğiniz iki yumurtayı bir güzel çukur kaseye kırın. 
İçine çeyrek çay bardağı sütü ekleyip çırpın. 

Bırakın ekmekler yumurtanın içinde sabah sefası yapadursunlar, siz o arada bir tavada biraz tereyağını gezdirin, gezsin tereyağı ısınsınlar tavayla birbirlerine, derken hooop bizim ekmekler düşsünler tavanın dibine, evrile çevirle pişedururlarken siz bergamutunun kokusu misler gibi gelen çayı demleyip, yanına kekikli domatesi, beyazpeyniri, yeşil zeytini ve vişne reçelini hazır ediverin. Hah şöylee, peçeteyi unutmayın! 


Ekmekler tavayla olan görüşmeleri biter bitmez tabağınıza mis gibi demlenmiş çayınızla eşlik etsinler, size de anneanne mutfağından gelen yumurtalı papara ile şimdilik iyi günlerrrr :D ,

Not: Üşenmezseniz sevgiliniz ya da sevgili minikleriniz için kalp şeklinde kalıplarla ekmekleri keserek sabah şirinliği de yapabilirsiniz :D


15 Mart 2012 Perşembe

Kirpinin Zarafeti...




Bugün mutfakta oturmuş bıçakları teker teker bileyip, öfkemi törpülemeye çalışırken fonda sonuna kadar Mozart’ın Requiem’nin Confutatis’i yankılanıyordu, bir anda kapıyı biri tıklattı, bir baktım paspasın üstünde bir kirpi, “Buyrun, girin içeri!” dememe kalmadan bizim haylaz kirpi, paldır küldür daldı içeri, geçti karşıma kuruldu. Minik burnunun üzerinde, burundan da minik, bir gözlükle dikenlerinin arasından bir kitap uzattı elime.

Kirpinin Zarafeti , Muriel Barbery

Önce anlamadım, anlam veremedim, sonra sayfaları çevirdikçe harfler bir araya geldiler kelimeler, cümleleri izlediler; renkler, çizgiler, sesler harekete geçtiler ve bir kirpinin zarafetini, kirpi olmaktan korkanlara şöyle özetlediler;

“...Dışardan dikenlerle zırhlı ,tam bir kale,ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var.Onlar haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar… “ derken, “Peki ya kötüler?” diye kaçıverdi bir soru ağzımdan bilge kirpinin gözlerinde anlam bulmak istercesine ve yetişti yine imdadına Rue de Grenelle'in yedi numarasında yaşayan Renée’nin minik dostu Paloma;  

“...asıl kötüler herkesten nefret ederler; bu kesin , ama özellikle de kendilerinden nefret ederler.Birisi kendisinden nefret ettiğinde bunu hissetmez misiniz siz? Bu onu yaşarken ölü kılar, kendi olmanın bulantısını hissetmemek için kötü duyguları kadar iyi duygularını da uyuşturur…” dedi, bugünlük bunlar sana yeter sen bu gece bunları düşün sabaha yine gelirim ben dedi, çıktı gitti.

Sabah mutfaktayım beklerim, olmadı akşamüstü çayına sizler de gelin...


14 Mart 2012 Çarşamba

Mesela...

Serin şeyler yazmak lazım...
Bir yaz akşamında, yeni sulanmış çimlerin üzerinde etekleri salına salına dolanan bir çift çıplak ayağa dair mesela, 
Biberiyelerin buram buram kokularını salmaları, yaseminlerin kapı girişinde begonvillerle yaşadığı aşka tanık olmak mesela,  
Güneşin seren ucunu geçmesine yakın mutfakta bir telaşın başlaması,
Akşam yemeğine hazırlık telaşı içinde salatalıkların, domateslerin, nanelerin, maydanozun, soğanın, rokanın mutfağa koşturmaları, zeytinyağının limonla incecik şifondan bir elbise gibi üzerlerinden salınması mesela,
Üst balkondan uçuşan perdelerin arasından yükselen Charles Aznavour'lar, Seyyan Hanımlar ve Rembetiko ezgileri arasında, masaya börülce salatası, barbunya pilaki, patlıcan salatası yetiştirme telaşında, semizotunun "bu yoğurt nerde kaldı, masaya geç kalıcam ?" derdinde olması mesela,
Masaya kolalanmış sakız gibi keten örtü şöylee bir seriledururken, üstüne hemen güller yerleşiversinler, fenerler dallardan sarkarken, tabak çanaklar sıraya dizilip akşama selam dursunlar, kolalı peçeteler unutulmasınlar ama sakın ha, hatırları kalır sonra,
Kapıdan fırına yollanmış oğlan ekmeklerin kafasını dayanamayıp yemiş olarak bahçe kapısından girsin mesela, eli ayağı kir pas içinde, pencereden annenin tiz perdeden sesinin yankılanmasını duyanca telaşla banyonun yolunu tutsa mesela,
Ateşi inceden inceden içlenmiş mangal, terbiyeli etlere bir kül uçumluk selam edip haber salsa mesela,
Pilavın şehriyesi çok mu kavruldu, suyu fazla mı kaçtı derdinden, kirazın, eriğin, çileğin, karpuzla, kavunun "biz yıkanıp hazır olmadık, daha buzdolabına da konmadık" diye dudakları bükülse mesela,
Herkes pürtelaş masaya oturduğunda buz gibi limonata, buz ile su, ve tüm öteki içecekler mutfaktan bağırıyor olsa "bizi unuttunuzzzz" diye,
Yemekler yenilse, son lokmalara sohbet bandırıla bandırıla, köz türk kahvesine göz kırpıyor olsa mesela,
Kahvelerden sonra Şacettin Tanyeli'nin ezgilerine kendini kaptıran evin beyi dayanamayıp evin küçük hanımını dansa kaldırsa mesela, salınsalar çimenlerin üstünde adam baksa kadının gözlerinin derinliklerine,
"...Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
     Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
     Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi

     Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor..." dercesine, 
evin büyük hanımı baksa "ahh gençlik ahh" dercesine mesela,
Yıldızlar kıskançlıktan çatlasalar, inceden inceden çamların kokusu duyulsa,
Yaz olsa mesela,
Yer  neresi mi olsun, hmm...?
"Göğe bakma durağı" olsa mesela,
"Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç..." dense,
Göğe baksak mesela,


Misal bu ya...  

11 Mart 2012 Pazar

Hangi Yemek...?

Buna bir tarif bu akşam bulamadım, mutfak tadilat nedeni ile kapalı,bizde cenaze evlerinde yemek pişmez bir süre, komşular getirir, varsayın ki bugün öyle, bugün buradan, tam kalbinden vurulmuş minicik bir turnanın cenazesi kalktı, un helvasını kavurmaya kadar gidiyorum dönücem...


BİR KADIN GİTTİĞİNDE
Onlar bir gün çekip gittiklerinde, 
peşlerinde "yetim-öksüz" kalan çok olur. 
Mutfaktaki dolap, perdeler, 
kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış
küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler... 
Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, 
yetim kalmıştır tabaklar. 
Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların. 
Sık sık boynunu büker "sarıkız". 
O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz 
Değerini kimse anlayamaz krom hac tasının. 
Balkon artık sessizdir 
Koridor kimsesiz. 
Bir kadın gittiğinde... 
Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; 
Bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci... 
Bir anne gider... 
Bir dost... 
Bir arkadaş... 
Bir sevgili... 
Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde... 
Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır. 
Kapı eşiğindeki "Dikkat et..." duyulmaz, 
Annesi gitmiştir "geç kalma"nın. 
Kadınlar,arkalarında büyük boşluklar bırakarak 
giderler. 
Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında 
Ve bir kadın gittiğinde pek çok "yetim" bırakmıştır arkasında.  
Ç.İmer 


Hayatınızdaki kadını yitirmemeniz dileğiyle... 




MIRILDANDIklarım...Geçmiş pazarlardan kalanlar...


Önüme çorba malzemelerini koymuşken oturdum, çayımdan bir yudum aldım, ekrana bakakaldım, döndüm hızla odama gidip içine mercimek çorbası tarifini yazdığım şiir kitabımı buldum. Çorba tarifi ve şiir kitabı ne alakası var demeyin çok var; eskiden her okuduğum şiirin yanına bir yemek tarifi iliştirirdim ne garip, her şiir ruhuma iyi gelip iyileştirirken yanında içilen, yenen tariflerde midemi iyileştirirdi. Kalbim...Kalbim o şiirin denizine bir dalıp çıkarak bir nebze olsa ferahlardı. 

Siz bilmezsiniz benim ruhum, kalbim ve midem üç elti gibidir. Biri diğerini hiç çekemez, öbürü öbürünü darlandırır, derken onlar her daimharp ederken olan bana olur . 

Bazen bu üç eltinin gürültüsünü bastırsın diye tarifin yanına bir nota ailesini katık edermişim, bu yemeğin yanına, bu gider dercesine...

Bugün mercimek çorbası tarifini ararken onu Murathan Mungan'ın Mırıldandıkları'nın arasında buldum, tarifin yanına Bülent Ortaçgil'in Değirmenlere Karşı'sı ile Fikret Kızılok'un Oysa Ben'i, Fikret Kızılok ile Bülent Ortaçgil düeti Düşler not düşülmüş...  

Siz bir yerlerde saklanmış bu şarkıları arayıp buladurun, ben de aşağıda yavaş yavaş çorbayı hazırlamaya başlayayım, sonra birlikte camın kenarına oturup çorbamızı yudumlarken şiiri yanına katık ederiz...

"Bir bardak mercimek, 1 soğan, 1 çorba kaşığı un, 1 havuç, 1 patates, 1 et ya da tavuk bulyon, 1 yemek kaşığı zeytinyağı ile 1 yemek kaşığı tereyağı, 1 diş sarımsak 7-8 bardak su ile tuz, kırmızı pul biber mutfak sahnesine davet edilir. 

Soğanları rendelerken ne kadar birikmiş gözyaşı varsa cömertlikle yemeğe katılır ki daha içli ve lezzetli olsun. Tencerenin içinde zeytinyağ ile utançtan pembeleşen soğanları görüp dayanamayan 1 kaşık un da kendini tencereye atar, onlarla beraber kavrulur, duyan gelmiş misali telaş içerisinde koşturan küçük parçalar halindeki havuç, patates, tavuk/et bulyon, mercimek ve sarımsak da tencerenin içine cup diye atlarlar.  Ağzınızın tadını tuzunu kaçıranlar ölçüsünde eklenen tuzla, döktüğünüz gözyaşlarını hesaba katmadan koyduğunuz suyunu da ekleyince çorbayı bir kendi haline bırakın, kaynasın, pişsin, olsun. Bu arada Mazhar Alanson'un Benim Hala Umudum Var diyen sesini duyan havuçlar pişerse, çorbanın ocaktan vazgeçip hayat süzgecinden geçme vakti gelmiş demektir.  

Süzüm süzüm süzülen haline bakmayın siz onun, üstünde tereyağına aşık, acıya dayanıklılığınız ölçüsünde pul biber gezmeden mercimek çorbası, midenize gelin edilemez..."

Çorbayı en sevdiğim mavi kaseme koydum, - bir daha ki sefere söz tarifini vereceğim- mısır ekmeğimi ve yanına şiir kitabım yerleştirdiğim tepsimle, battaniyeme sarınıp camın önündeki koltuğuma kıvrıldım ve sayfaları çevirmeye başladım...

MIRILDANDIKLARIM...

Kırdın mı incittin mi birilerini 
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler. 
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda? 
Yeniden düşünmeliyim 
Dostluklarımı, ilişkilerimi 
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı 
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi? 
Borçlarımı ödedim mi? 
Doğru seçtim mi soruların fiillerini? 
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış, giysilerim ütülü, odam düzenli
mi? 
Geri verdim mi aldıklarımı: Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları, 
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi? 
Yokladım mı duygularımı 
Hala sevebiliyor muyum insanları? 
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma ovmalı umutları 
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan 
Ey uzak akrabalarım, üvey aşklarım 
Mevsim sonu dostlarım, işporta malı ayrılıklar 
Arkadaş ölümleri, dost hançerleri, talan ettiğimiz zulalar 
Gece telefonları, ıssız konuşmalar 
Mağrur incelikler, vurgun yemiş ilişkiler 
Uçurum duygusuyla yaşadığımız hayat ey 
O kadar çok anlattım ki 
Kendime kaldım anlatmaktan... 
Bunaldım kendisiyle boğuşmasını
Başkalarında çözmeye çalışan insanlardan 
Usandım sözcük oynamalarından, tılsımlı sıfatlardan, 
Ofset duyarlılıklardan 
Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum 'içtenliğin' yada 'dünya görüşünün'
kirletmediği 
Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum 
Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları vitrin camlarına yansıyan yüzlerde
Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar 
Hala bir umut var mıdır 
Çikmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde 
Ne çıkmaz sokaktayım ne de mutsuz 
Sadece rüzgarlardan daha güçlü olmak istiyorum o kadar 
Açık denizlerde nice yolculuklara yelken açarken 
Kış güneşinin mutlu ettigi bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız 
Sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim
ve dileğim senin ve benim ,
yani bizim için.. M.M.

Afiyet olsun...

8 Mart 2012 Perşembe

MUTFAĞA HOŞ GELDİNİZ

Bu mutfak acısı, tatlısı, ekşisi, tuzlusu, sulusu, kurusu ile her türlü lezzete açıktır. Tarifler hayatın içinden mutfağa sızan sırların bir tencerede ağır ağır pişerek okuyucuya ulaşması ile sonsuzluğun damağında tad olarak kalsın...